22 Eylül 2026 Salı
ANKARA – BHA
Eğitimci-Türkolog Hayat Aras, yazısında şu ifadelere yer verdi:
”Galsan Çinag’la buluşacağımız yerin Tahtakuşlar olduğunu öğrendiğimde heyecanım ikiye katlanmıştı. Bir yolculukta iki güzelliği birden yaşayacaktım: Uzaklardaki atam, ulu kam ve büyük yazar Sengel Tuvası Galsan Çinag’la buluşacak; aynı gün Kazdağları’nın eteğinde yaşayan Tahtacı Türkmenlerini yakından tanıyacaktım. Sengel’in bilge kişisi Galsan ile Tahtakuşlar’ın can kardeşleri… Araya giren sayısız yılları ve binlerce kilometreyi tek bir bakışta eriten, zamanın ve mesafelerin unutturamadığı o gizli akrabalık, Kazdağları’nın esintisinde yüz yüze gelmişti. O gün, bu iki adın aynı hikâyenin içinde nasıl kökleneceğini ve tek bir yazgıda nasıl düğümleneceğini henüz bilmiyordum.
Eski adı “Kuşlar Bayırı” olan Tahtakuşlar, Kazdağları’nın gölgesine sığınmış köklü Tahtacı Türkmen yurtlarından biri. Onları, “tahtacılık” mesleğiyle anıp geçmek, titizlikle sakladıkları, özenle korudukları, büyülü kültür dünyasının eşiğine basmadan dönmek olur. Bu eski topluluğun Kazdağları’ndaki ayak izlerini sürdüğümüzde, karşımıza çıkan o bitimsiz göçerlikten yerleşik hayata geçiş hikâyesi bizi asırlık bir yolculuğa çıkarır. Toroslar’ın zirvelerinden Kuzey Ege’nin koyaklarına kadar keçe çadırlarında, mevsimlerin peşinde yaylak-kışlak bir düzenle yaşam süren Tahtacılar; ormana adanmış hayatlarını zamanla toprağa bağlı yeni bir yaşam pratiğiyle harmanlamışlardır. İşte bu konar-göçer yalıtılmışlık, onların uzak topraklardan getirdikleri kimliklerini bugüne ulaştırmalarını sağlamıştır.
Sıradan bir coğrafya unsurunun ötesinde olan Kazdağları, köyün ardında tüm heybetiyle yükseliyor. Sarıkız efsanesi çevresinde anlatılanlar, ziyaret tepeleri, dilekler, kurbanlar, ağaçlara bağlanan bezler dağın insan hayatındaki manevi yerini yüceltiyor. Ağaçlardaki çaputları görünce Moğolistan’daki ovoolar, Tuva’daki ovaalar ve diğerleri geldi aklıma. Dağlarda, geçitlerde, yol boylarında taşlarla yükselen, bezlerle işaretlenen, insanların önünde durup saygıyla dilekte bulunduğu o kutsal yerleri düşündüm. Ayrı tarihlerin ve süreçlerin içinden gelen insanlar dağı, ağacı, suyu, mezarı, atayı hangi anlamlarla hayatlarının içine ve merkezine alıyor? Birbirine bu denli benzeyen uygulamaların ardında ortak bir kök tarih mi, kültürel temas mı, yaşanılan çevrenin doğurduğu yakın insan refleksleri mi, yoksa birbirinden bağımsız gelişmeler mi bulunuyor? Bu soruların ardından zihnim, Kazdağları’nın esintisinden yeniden Sengel’e döndü.
Galsan Çinag, Moğolistan bozkırları ile Altaylar’ın kesiştiği bu zamansız dünyanın içinden, kamların ve göçerlerin felsefesiyle süzülüp gelmişti. Onun çocukluğunun geçtiği Sengel (Tsengel) bölgesinde; Tuvalar, Kazaklar, Moğollar ve Altayların yerel boyları çok kültürlü bir bütünlük içinde bir arada yaşamaktadır. İşte o gün Sengel; tüm bu oymak gelenekleri, ulu dağ kültleri ve bozkır mirasıyla birlikte, Galsan’ın önderliğinde Kazdağları’nın eteğindeki Tahtakuşlar’a konuk olmuştu.
Burada her yıl 6-7 Mayıs’ta, Hıdırellez’de mezarlıkta büyük bir buluşma gerçekleştiriliyor. Mezarlar temizlenip güllerle donatılıyor, kurbanlar kesiliyor, lokmalar hazırlanıp dualar ediliyor; yöresel kıyafetlerini giyen kadınlar kuruyemiş ve şekerlemeler dağıtıyor. Köydekiler bu geleneğe, “atalarla, ölenlerle buluşma” diyor. Bu bilgi beni önce doğduğum topraklara götürdü. Burada bahar bayramı olan Hıdrellez, Iğdır’da başka bir bahar bayramı olan Yenigün/Nevruz; mezarlıklarda ölülerle buluşma; yeni yılın ve uyanan baharın sevincini önce onlarla paylaşma geleneğinin bir başka yüzüydü. Ardından, Çuvaşistan’da ziyaret ettiğim bir mezarlık canlandı gözümün önünde. Orada da sonbaharda, hasat günlerinin ardından, toprağın verdiği bereketi atalarla paylaşma inancıyla kabirlerin üzerine yiyecekler bırakıldığını, yanlarına çatal ve kaşıklar konduğunu görmüştüm. Çocukluğumun Nevruz’u, Çuvaşistan’ın sessiz mezarlığı ve Tahtakuşlar’ın Hıdırellez’i… Elbette takvimleri, inanç çevreleri ve uygulama biçimleri birebir aynı değildi. Ancak hepsinin özü tek bir gerçeğe çıkıyordu: Ölüm sadece dünyaların değişmesiydi; uyanan her baharda ve toplanan her hasatta, gidenlere “Sevincimize siz de katılın.” demekti belki de. 26 Nisan 2006’da aramızdan ayrılan, “Haydar Haydar” yorumuyla hafızalara kazınan Türk halk müziğinin çınarı Ali Ekber Çiçek de burada uyuyor.
Bölgenin kültürel kimliğini en net yansıtan odak noktası, kuşkusuz Tahtakuşlar Etnografya Galerisi’dir. Emekli öğretmen Alibey Kudar ve ailesinin çabalarıyla 10 Haziran 1991’de kapılarını açan bu özel mekân, köyün ilk, Türkiye’nin ikinci özel müzesi olmasının ötesinde, kırsal bir alanda hayat bulan ilk sergi merkezi olma unvanını da elinde bulundurmaktadır. Konar-göçer Tahtacı Türkmenlerinin ve Yörük topluluklarının geçmişine ışık tutan el emeği kilimler, özgün giysiler, halılar, çadır dokumaları, gündelik yaşam araçları, takılar, geleneksel çalgılar ve nadide el yazması eserler burada büyük bir özenle gelecek kuşaklara aktarılmaktadır. Bununla birlikte, galeri alanını adımlarken bir gerçeği gözden kaçırmamak gerekir: İçeride yer alan her parça yalnızca Tahtacı topluluğunun yerel geçmişine ait değildir. Zaman içinde genişleyen koleksiyona, farklı coğrafi bölgelerden ulaştırılan nitelikli hediyeler ve bağışlar da dahil edilerek zengin bir içerik çeşitliliği yakalanmıştır.
M. Selim Kudar’ın, mitolojiden sembollerin dünyasına uzanan Muatazmayinşatürta adlı o sıra dışı çalışmasının sayfalarını çevirirken içim kıpır kıpır olmuş, ruhumu derin bir keşif heyecanı sarmıştı. Kitabın her bir satırı, her bir görseli beni başka uzaklardaki bilgilerle çakıştırmıştı. Genç kızların defin sırasında gözlerine sürme çekildiğine dair kitaptaki satırları okuduğum an, zihnim beni saniyeler içinde binlerce kilometre öteye, Altay’a fırlattı. Ukok Platosu’nda, buzların içinden çıkarılan o ünlü kadın mumyasını, Ukok Prensesini düşündüm. Gözlere çekilen sürme ile Ukok kadınının tenindeki o asil dövmeler birebir aynı pratik olmasa da sonu gelmeyen sorular biriktirmişti heybemde: İnsan, ölüsünü sonsuzluğa uğurlarken o bedene nasıl bir anlam yüklüyordu? Yaş, cinsiyet, estetik tutkusu, toplumsal güç ve inanç; bir bedende hangi gizli simgelerle görünür hale geliyordu? Tahtakuşlar’da satır arasında rastladığım küçücük bir ayrıntı, Altay’da sessizce yatan o eski bedene bambaşka sorularla yeniden bakmamı sağlamıştı. Kudar’ın bu titiz araştırması, yerelde saklı duran bir izle, devasa bir coğrafya hafızasını birbirine bağlayan büyüleyici bir köprüydü.
Bu keşfin uyandırdığı yeni bilgileri anlamaya çalışırken galerinin girişinde şaşırtıcı bir görüntüyle yüz yüze geldim: Amerika’nın kuzeybatısından, Tlingit kültür çevresine ait oyma bir ahşap anıt direk, tam karşımda duruyordu! Tahtakuşlar’a, adına yakışır biçimde tahtadan, gövdesi nakış gibi işlenmiş bir ata simgesi… Kulağım aniden o ada kilitlendi: Tlingit. Şaşkınlıkla ürperdim; daha iki ay önce Altay Cumhuriyeti’nde, Galsan Çinag’ın da yurdu olan o dağların arasında, Telengit kardeşlerimizle birlikteydim. Tlingit ve Telengit… Bir Türkologun kulağının bu fonetik yakınlığı yakaladığı andaki o heyecanı gizlemesi imkânsızdı. Elbette dilbilimsel olarak seslerin yakınlığı, tarihî bir akrabalığın kesin kanıtı sayılamazdı; çünkü Tlingitçe ile Telengit Türkçesi tamamen ayrı dil ailelerinin topraklarındaydı. Fakat o an her şeyi unuttum. Benim için asıl büyüleyici olan, hayatın önüme çıkardığı o eşsiz tesadüftü: Kısa süre önce Sibirya’nın eteklerinde Telengitlerle dağ taş gezerken, şimdi Kazdağları’nın koynunda, sanki o uzak kıyılardan ses veren bir Tlingit eserinin önünde durmuş, iki ayrı dünyanın gizemini sorguluyordum. Yıllar önce bu ad benzerliğini duymuş ama merakımı hep yeni bilgilerle onaylayacağım güne saklamıştım. Yine de saklıyorum. Yanıtımı henüz bulmuş değilim ama benzerlik beni burada bulmuş, içimde uyuyan o büyük merakın fitili yeniden ateşlenmişti.
Asıl sıkıştırılmış şaşkınlıklar kapsülü, galerinin içindeydi; uzağın sözlük anlamı değişmiş, haritaların çizdiği sınırlar hükmünü yitirmişti. Bileğimde, Altay Cumhuriyeti’nin Şaşıkman köyünden aldığım, Altaylıların jılamaş adını verdiği kauri kabuklarından yapılmış bir bileklik vardı. Tahtakuşlar’daki vitrinde aynı kabuklardan yapılmış takıları, bezekleri görünce kalakaldım. Anadolu’da kauri; çılkak, yılanbaşı, deve boncuğu, it boncuğu adlarıyla da biliniyor; takılarda kullanılmasının yanında koruyucu bir nesne olarak görülüyordu. Bu karşılaşma beni sözcüğün Türk dünyasındaki izlerine götürdü. Aynı kauri Altaycada jılamaş, Hakasçada çılanmas, çılan pazı, Kazakçada jılan bası adıyla karşımıza çıkıyor; Hakasçanın ağızlarında ise tibe tizi “deve dişi” deniyor. Araştırmacılar “yılan başı” çevresindeki bu adları kabuğun biçimiyle ilişkilendiriyor. Altayca jılamaş sözü de jılan “yılan” + baş “baş” biçiminde açıklanıyor. Bu etimolojinin tarihî ses bilgisi ile Türk dillerindeki karşılıkları bakımından ayrıntılı değerlendirilmesini, başka bir çalışmaya bırakıyorum. Heyecanımın tanımı, aynı kabuğun farklı Türk coğrafyalarında benzer anlam çevresindeki adlarla anılması ve işlevselliğiydi.
Galeride ilerledikçe tanıdık nesneler çoğaldı. Karşımda duran kürek kemiklerinin benzerlerini Tuva’daki Düngür Şaman Kliniği’nde, Altay’da kayçıların çadırlarında… görmüştüm. Kürek kemiklerinin buradaki eşlikçileri kuzu ve sığır çeneleri, geyik boynuzları, koçboynuzları, at nalları, göz boncukları, üzerlik, karanfil ve diğerleriydi. Kürek kemiğine burada ne ad verilirdi? Nerede korunurdu? Çene kemikleri hangi inançla saklanıyordu? Geyik boynuzunun ritüelistik bir görevi var mıydı? Üzerlik nasıl tütsüleniyordu? Hangisi köyün yerlisinden gelmiş, hangisi ailenin yadigârıydı, hangisi galeriye sonradan katılmıştı? Başka bir coğrafyada benzerini görmüş olmak, bu soruların cevabını vermeye yetmiyordu. Aksine, soruları daha da çoğaltıyordu. Tanıdık görünen nesnenin karşısında “biliyorum” kibrine kapılmak yerine, onun bu topraklardaki kendi özgün hikâyesini dinlemem gerekiyordu.
Müzenin orta yerindeki geleneksel çadır, Anadolu’dan Sibirya’ya uzanan o uçsuz bucaksız sahanın izlerini barındırıyordu. Kurulumu, eşyaların dizilişi, motiflerin dili birkaç küçük değişiklikle tanıdık çağrışımlar taşıyordu. Hemen yandaki duvarda asılı duran konik, üçgen yapılı çadırın resmi, “Bir toplumun hafızası, her şeyi bu kadar mı eksiksiz taşır?” sorusunun karşılığıydı.
Kam kişinin adımları, o eski, kararmış kazanların önünde durduğunda, zamanın yönü birden tersine döndü. Galsan onlara bakarken, araya giren asırları ve binlerce kilometreyi silen koyu bir sessizliğe gömüldü. Bakışları bulutlandı, gözlerinin en derinine çocukluğunun esintisi oturdu. Kısık bir sesle, bu kazanların kendisini çocukluğunun geçtiği Sengel topraklarına götürdüğünü, yurtlarında da bu kazanlarda at eti pişirildiğini söyledi. Uzun uzun baktı onlara. İşte tam o anda, “Sengel’den Tahtakuşlar’a” köprüsünün zihnimdeki felsefi karşılığı ete kemiğe büründü. Sengel Tuvalarının bağrından kopup gelmiş koca bir yazar, Kazdağları’nın koynundaki bir Tahtacı köyünde, kendi çocukluğuna denk gelmişti. Az önce benim için sadece soğuk bir mutfak gereci olan o kazan, onun duygu dolu sözcükleriyle gözümde, bir anda harlı bir ateşin üstüne oturdu; altındaki odunlar çatırdadı, aşı kaynadı ve çevresine neşeli göçerler üşüştü. Büyük kurultay kuruldu, toy ve şenlik başladı. Bir eşyanın kültürel değeri; yaşı, malzemesi ya da formuyla ölçülemezdi. Onu ruhuyla tanıyan, belleğiyle besleyen bir insan konuştuğunda; nesnenin özünde uyuyan gizli dünya, küllerinden yeniden doğuyordu.
Günün en zarif anı, az sonra iki kadının sessiz ve soylu duruşunda canlanacaktı. Galsan’ın hayat arkadaşı Sabine, Hasan Kudar’ın anneannesinin önünde saygıyla eğilerek ona gök mavisi bir kadak uzattı. Geldiği toprakların töresinde kadak; gökyüzünün sonsuzluğunu, sarsılmaz bağlılığı ve iyi dilekleri simgeleyen, törensel olarak sunulan uzun bir kumaştı. En saygın konuklara iki elle sunulan o gök mavisi kumaş, anneannemizin boynuna bir onur nişanı gibi sarıldı. Onun bu ağırlamaya yanıtı ise gecikmedi; kendi elleriyle buğday saplarından ördüğü, ay yıldızlı al yazmayı Sabine’ye verdi. Biri Altaylar’ın eteğinden esip gelen gökyüzünün mavisi, öteki Kazdağları’nın gölgesinde bir Türkmen kadınının parmaklarında can bulan bayrağın alıydı. İki mütevazı armağan el değiştirirken tarih; geçmişi tek bir dokunuşla eritmiş, iki güzel yürekli ananın varlığında, ortak yazgıyı yeniden düğümlemişti.
O gün Tahtakuşlar, bana da pay ayırmıştı. Siyah zeminli, kenarları renk renk oyalarla bezeli bir yazma. Mavi kadak, ay yıldızlı al yazma ve o cıvıl cıvıl oyalar… Üç nadide nesne aynı gün Kazdağları’nın gölgesinde yan yana gelmişti. Sabine kendi coğrafyasının ruhunu taşıyan kadakı burada bırakıyor, Tahtakuşlarlı bir ana el emeği al yazmayı ona emanet ediyor, ben de oyalı örtümle oradan ayrılıyordum. Eşyalar el değiştirirken, taşıdıkları anlamlar yeni sahiplerinin yaşamına ilmek ilmek işleniyordu.
Birden, Hasan Kudar’ın anneannesine seslenişi yankılandı kulaklarımda: “Eci!…” Tahtakuşlar’ın havasına karışan bu tek hece aslında hiç de yalnız değildi. Anadolu ağızlarındaki eci/ece, Türk dünyasının uzak kollarındaki eçe/eje ve Moğolcadaki eej “anne” kelimesi bir anda zihnimde yan yana geldi. Bu yalın hitap, bana nesneler kadar sözlerin de derlenmesi gerektiğini fısıldıyordu. Tahtakuşlar’ın bilinenleri bütünüyle kayda geçirilmeliydi: mutfaktaki yemek adlarından tezgâhtaki dokuma terimlerine, oyaların gizli manalarından dağdaki otlara, börtü böcekten kuş adlarına kadar her şey tam da doğduğu yerde öğrenilmeliydi. İnançlara, geçiş ritüellerine ve eski yer adlarına dair tüm sözcükler yöre insanının kendi sesinden derlenmeli; hele ki göç kültürünün o köklü söz dağarcığı, son tanıklar da göçüp gitmeden koruma altına alınmalıydı.
Tahtakuşlar’a gelirken yalnızca Galsan Çinag’la buluşacağımı ve Tahtacı Türkmenlerini tanıyacağımı, bu iki güzel tanıklığı aynı güne sığdıracağımı düşünmüştüm. Oysa günün sonunda öğrendiklerimin sınırlı, öğreneceklerim ise sınırsız olduğunu bir kez daha anladım. “Altay Dağları’ndan Kazdağları’na” ifadesi, benim için düz bir soy kütüğü ya da kesintisiz bir göç yolu akışını anlatmıyor. Türk dünyasında yıllardır peşinden koştuğum kültür sorularının, Kazdağları’nın eteğinde, yeniden önüme çıkışını simgeliyor. “Sengel’den Tahtakuşlar’a” uzanan çizgi ise çok daha somut, çok daha güçlü bir bağ… Çünkü o bağın ete kemiğe bürünmüş gerçek bir karşılığı vardı: Tahtakuşlular ve Galsan Çinag.”
_google_ers_1790101006.png)
ANKARA – BHA
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu kapsamında New York’ta düzenlenen Genel Kurul görüşmelerinde üye ülkelere hitap etti. BM’nin kuruluş amaçları ve uluslararası sistemin mevcut yapısına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Erdoğan, özellikle Gazze ve Filistin meselesine geniş yer verdi. BM Genel Kurulu’nun 81. oturumunun genel görüşmeleri 22-28 Eylül 2026 tarihleri arasında gerçekleştiriliyor.
Konuşmasına BM Genel Kurulu Başkanı Khalilur Rahman ve Genel Sekreter Antonio Guterres’e yönelik ifadelerle başlayan Erdoğan, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın üst üste iki yıldır Genel Kurul’da yer alamamasına ilişkin üzüntüsünü dile getirdi.
Erdoğan, Filistin halkının mücadelesini BM kürsüsünden dünyaya duyurmaya devam edeceklerini belirterek, Filistin Devleti’ni henüz tanımayan ülkelere kararlarını gözden geçirme çağrısında bulundu.
Son bir yıllık dönemde dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan çatışmalara dikkati çeken Erdoğan, uluslararası sistemin barış ve güvenliği sağlama konusunda sorunlarla karşı karşıya olduğunu savundu.
Erdoğan, Birleşmiş Milletler’e duyulan güvenin yeniden tesis edilmesi gerektiğini belirterek, Güvenlik Konseyi’nin yapısına yönelik reform çağrısını yineledi. “Dünya 5’ten büyüktür” ifadesini kullanan Erdoğan, 190’dan fazla ülkenin iradesinin 5 ülkenin kararlarına bağlı olduğu bir yapının adil olmadığını söyledi.
Uluslararası hukukun güçlü ve zayıf ülkelere farklı uygulanmaması gerektiğini ifade eden Erdoğan, krizlerin çözümünde bölgesel sahiplenme, açık diplomasi, ortak kalkınma ve dayanışmanın önemine işaret etti.
Konuşmasının önemli bölümünü Gazze’ye ayıran Erdoğan, İsrail’in saldırıları nedeniyle yaşanan insani tabloya ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Gazze’de çocukların güven içinde yaşayabilmesi gerektiğini belirten Erdoğan, Birleşmiş Milletler’e duyulan güvenin yeniden sağlanması için bölgede kalıcı barışın tesis edilmesi gerektiğini söyledi.
Gazze’nin yeniden inşasına vakit kaybedilmeden başlanması gerektiğini belirten Erdoğan, uluslararası topluma İsrail üzerinde daha fazla baskı kurulması çağrısında bulundu.
Erdoğan, Filistin devletinin 1967 sınırlarında ve başkentinin Doğu Kudüs olması gerektiğini belirterek, iki devletli çözüme yönelik yaklaşımını yineledi.
Suriye’de yeni bir dönemin başladığını belirten Erdoğan, Cumhurbaşkanı Ahmed Şara liderliğindeki süreci yakından takip ettiklerini ve Türkiye’nin Suriye halkının yanında olmaya devam edeceğini söyledi.
Irak’ta devlet otoritesinin güçlendirilmesi ve istikrarın sağlanması yönündeki çalışmalara destek verdiklerini belirten Erdoğan, Kalkınma Yolu Projesi başta olmak üzere ulaştırma ve enerji alanındaki iş birliklerine değindi.
Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ise Ukrayna’nın egemenliği ve toprak bütünlüğünün sağlanması temelinde sona ermesini istediklerini ifade eden Erdoğan, Karadeniz’de ticari gemilere yönelik saldırıların kim tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin kabul edilemez olduğunu söyledi.
Kıbrıs meselesine de değinen Erdoğan, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün tescil edilmesi gerektiğini savundu. Uluslararası topluma Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıma ve bu devletle siyasi, diplomatik ve ekonomik ilişkiler kurma çağrısında bulundu.
Türkiye’nin Avrupa’nın güvenliği açısından önemine de değinen Erdoğan, Avrupa Birliği ile ilişkilerin stratejik bir anlayışla şekillendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Azerbaycan ile Ermenistan arasında kalıcı barışın sağlanmasını temenni ettiklerini belirten Erdoğan, iki ülke liderlerinin ortaya koyduğu çözüm iradesini desteklediklerini söyledi. Türkiye’nin Ermenistan’la normalleşme sürecini de sürdürdüğünü aktardı.
Balkanlar, Türk Devletleri Teşkilatı, Afrika, Güney Asya ve Asya-Pasifik bölgesindeki gelişmelere de değinen Erdoğan, Türkiye’nin farklı bölgelerdeki diplomatik ve ekonomik iş birliklerini geliştirmeye devam edeceğini kaydetti.
İklim krizinin gelişmekte olan ülkeler ve Pasifik bölgesi üzerindeki etkilerine dikkat çeken Erdoğan, Türkiye’nin bu yıl Antalya’da COP31 Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağını hatırlattı.
Erdoğan, zirvede iklim adaletinin öne çıkarılacağını, finansman taahhütlerinin yerine getirilmesi ve teknoloji transferinin hızlandırılması için çalışmalar yürütüleceğini söyledi.
Emine Erdoğan’ın 2017 yılında başlattığı Sıfır Atık hareketine de değinen Erdoğan, israfın önlenmesi ve küresel gıda güvenliğinin sağlanması konusunda Türkiye’nin katkı vermeye hazır olduğunu belirtti.
Konuşmasının son bölümünde sosyal medya, dezenformasyon ve yapay zekâ konularına değinen Erdoğan, yapay zekânın kontrolünün giderek zorlaştığını ifade etti.
Yapay zekâ konusunda uluslararası ortak bir hukuki çerçeve oluşturulması gerektiğini belirten Erdoğan, Birleşmiş Milletler Uluslararası Yapay Zekâ Sözleşmesi’nin hazırlanması ve yürürlüğe konulmasına yönelik çalışmaların hızlandırılması çağrısında bulundu.
Erdoğan, konuşmasının sonunda Türkiye’nin uluslararası meselelerde adalet, dayanışma ve ortak iradeyi esas alan bir yaklaşımı sürdüreceğini belirterek, Türkiye’nin geleceği bu anlayış doğrultusunda şekillendireceğini söyledi.
MANİSA – BHA
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, Turgutlu ilçesinde 11 öğrencinin yaralandığı silahlı saldırının ardından Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Emniyet Müdürü Ali Fidan ile birlikte Manisa’ya gitti. Çiftçi, saldırıda kullanılan silahın çocuğun dedesinin evinden alındığını ve annesinin üzerine kayıtlı olduğunu söyledi.
“ÜÇ TANESİNİN DURUMU DİĞERLERİNE GÖRE DAHA KRİTİK”
Saldırının aynı okulun öğrencisi olan bir çocuk tarafından gerçekleştirildiğini belirten Bakan Çiftçi, “Manisa Turgutlu’da bütün milletçe içimizi yakan, milletimizin yüreğini dağlayan bir okul saldırısı hadisesi gerçekleşti. Yine aynı okulun öğrencisi olan bir çocuk, anneannesinin üzerine kayıtlı pompalı tüfekle okula 80-100 metre mesafede, okula gitmekte olan çocukların üzerine ateş etmek suretiyle bir saldırı gerçekleştirdi. Saldırı neticesinde toplam 11 yavrumuz yaralandı. Bunlardan üç tanesinin durumu diğerlerine göre daha kritik. Şu anda ameliyattan da çıkmış durumdalar, yoğun bakımda tedavileri devam ediyor” dedi.
Diğer yaralı çocukların sağlık durumlarına da değinen Bakan Çiftçi, “Diğer sekiz çocuğumuzdan birisi taburcu oldu. Geriye kalan yedi çocuğumuz… Üç tanesini az önce hastanemizde, burada ziyaret ettik. Onların durumu gayet iyi. Üç tane çocuğumuz da şu anda ameliyatta, onların da ameliyatları devam ediyor. Ben öncelikle yaralanan bütün çocuklarımıza acil şifalar diliyorum. Yine çocuklarımıza, ailelerimize, aziz milletimize, Millî Eğitim camiamıza da geçmiş olsun dileklerimizi iletiyorum bu vesileyle. Allah beterinden saklasın diye de dua ve niyazda bulunuyoruz.” ifadelerini kullandı.
SALDIRIYA İLİŞKİN 6 BAŞMÜFETTİŞ GÖREVLENDİRİLDİ
Olayın bütün idari yönleriyle soruşturulacağını açıklayan Bakan Çiftçi, “Olayın duyulmasıyla beraber ben Ankara’daydım, Sayın Millî Eğitim Bakanımız Trabzon’daydı. Kendisiyle İzmir’de buluştuk ve hemen Turgutlu’ya intikal ettik. Şu anda İçişleri Bakanlığımız iki tane mülkiye başmüfettişi, iki tane de polis başmüfettişi görevlendirdi. Millî Eğitim Bakanlığımız iki tane başmüfettiş görevlendirdi. Olay bütün idari yönleriyle soruşturulacak. Olayda herhangi bir sorumluluğu olan, ihmali olanlar tespit edilecek” dedi.
Yaralı çocuklar ve ailelerine yönelik psikososyal destek çalışmalarına da değinen Bakan Çiftçi, “Millî Eğitim Bakanlığımız 20 tane de psikososyal destek ekibi görevlendirmiş durumda. Yarın sayı 27’ye çıkacak. Onlar da çalışmalarına başladılar. Olayın adli yönden soruşturulması yine Adalet Bakanlığımız ve Cumhuriyet Başsavcılığımız kanalıyla yürütülüyor” ifadelerini kullandı.
“RİSKLİ OKULLARIMIZDA KOLLUK GÖREVLİLERİMİZ SÜREKLİ GÖREV YAPIYOR”
Okulların açılmasından önce yedi bakanlığın katılımıyla okul güvenliğine ilişkin planlamaların yapıldığını belirten Bakan Çiftçi, “Biz Millî Eğitim Bakanlığı olarak, İçişleri Bakanlığı olarak, yedi tane bakanlık olarak okulların başlamasından önce okul güvenliğiyle ilgili gerekli planlamaları yapmıştık. Valilerimizle bununla ilgili gerekli toplantıları yaptık. Okullarda gerekli güvenlik tedbirlerini aldık. Daha dün yine Sayın Millî Eğitim Bakanımızla beraber 81 il valimizin, il emniyet müdürlerimizin, il jandarma komutanlarımızın, il millî eğitim müdürlerimizin katılımıyla yine bir okul güvenliği toplantısı gerçekleştirdik” diye konuştu.
Okulların risk derecelerine göre güvenlik tedbirlerinin belirlendiğini ifade eden Bakan Çiftçi, “Biz İçişleri Bakanlığı olarak bütün okulları, okullar açılmadan önce güvenlik riskine göre değerlendiriyoruz. Bu değerlendirme neticesinde okullarımızı birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü dereceden riskli okullar olarak belirliyoruz. Birinci ve ikinci dereceden riskli okullarımızda bizim kolluk görevlilerimiz var. Onlar sürekli okullarda görev yapıyorlar. Üçüncü ve dördüncü dereceden riskli okullarımızda okul irtibat görevlilerimiz var. Onlar ihtiyaç duydukça okul yönetimlerimizle irtibata geçiyorlar” ifadelerini kullandı.
“İNTERNET KAFELER, OYUN SALONLARI DÜZENLİ DENETLENİYOR”
Okullardaki bahçe görevlisi istihdamına ilişkin bilgi veren Bakan Çiftçi, “Bu yıl ilk defa Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımızla da görüşerek 31 bin tane bahçe görevlisi istihdam ettik. Onlardan dün itibarıyla 23 bin tanesi göreve başladı. Saldırının gerçekleştiği okul da birinci dereceden riskli okullardan bir tanesi. Orada bizim bir tane bekçimiz görev yapıyor. Ayrıca okul bahçe görevlisi de okulda, saldırının olduğu anda görevli kendisi” dedi.
Okul çevrelerindeki denetimlerin sürdüğünü belirten Bakan Çiftçi, “İçişleri Bakanlığı olarak yine okulun dışında güvenlik, asayiş, narkotik ve çocuk şube müdürlüklerimiz kanalıyla uygulamalarımız devam ediyor. Okulun civarındaki internet kafeleri, büfeleri, oyun salonlarını, metruk binaları düzenli aralıklarla denetliyoruz. Okulların servis araçlarını da denetliyoruz.” ifadelerini kullandı.
“OKUL GÜVENLİĞİNİ SADECE POLİSİYE TEDBİRLERDEN İBARET OLARAK GÖRMÜYORUZ”
Okul güvenliğinin yalnızca fiziki güvenlik tedbirleriyle sağlanamayacağını vurgulayan Bakan Çiftçi, “Biz istiyoruz ki çocuklarımız okula güvenle gelsinler. Okulda huzur içerisinde eğitimlerine devam etsinler ve sağ salim okullarından evlerine dönebilsinler. Ama okul güvenliği sadece fiziki tedbirlerle, polisiye tedbirlerle oluşturulabilecek bir şey de değil. Bunun için biz yedi bakanlık olarak bir araya geldik. Üç aydır üzerinde çalıştığımız bir protokolümüz de vardı. Ve dün Millî Eğitim Bakanımızın katılımıyla İçişleri Bakanlığımızda bu protokolü imza altına aldık” dedi.
Yedi bakanlığın imzaladığı protokolün amacını açıklayan Bakan Çiftçi, “Buradaki muradımız da herhangi bir sızıntı olması durumunda, çocukların eylem yapacaklarına dair bir belirti, bir işaret olduğunda sistemin devreye girmesi ve çocuğun okul idaresi, kolluk görevlileri, Sağlık Bakanlığının görevlileri vasıtasıyla bir an önce tedavisine başlanmasıyla ilgiliydi. Burada Adalet Bakanlığımız, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımız, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımız, Gençlik ve Spor Bakanlığımız, İçişleri, Millî Eğitim ve Sağlık Bakanlığı olarak bir araya geldik ve bir sistem kurduk. Özellikle belirti veren, işaret veren çocuklarla ilgili. Ve o da dün itibarıyla valiliklerimize yaptığımız toplantının neticesinde iletilmiş oldu” ifadelerini kullandı.
“AİLELER SİLAHLARI ÇOCUKLARIN ULAŞAMAYACAĞI YERLERE KALDIRMALILAR”
Okul güvenliğinde ailelerin de sorumluluğu bulunduğuna dikkat çeken Bakan Çiftçi, “Biz okul güvenliğini sadece polisiye tedbirlerden ibaret olarak görmüyoruz. Burada devletin diğer kurumlarına düşen görevler var, sivil toplum kuruluşlarına düşen görevler var, en başta da ailelere düşen görevler var. Ben dünkü protokol imza töreninde de işaret etmiştim. Aileler çocuklarının okula gidip gitmediğini, okuldan çıktıktan sonra nereye gittiklerini, eve geldiklerinde çocuklar hangi internet sitelerine giriyorlar, bunları mutlak surette takip etmeliler, kontrol etmeliler” dedi.
“BÜTÜN ÇOCUKLARIN BAŞINA POLİS GÖREVLENDİREMEYİZ”
Saldırıda kullanılan silahın çocuğun anneannesi üzerine kayıtlı olduğuna değinen Bakan Çiftçi, “Eğer evlerinde silah varsa bunları çocukların ulaşamayacakları, erişemeyecekleri yerlere kaldırmalılar. Bu olayda kullanılan silah anneannenin üzerine kayıtlı. Dedenin evinde, çocuk oradan alıyor ve bu silahla eylemi gerçekleştiriyor. Demek ki silahları da güvenli yerlere almamız gerekiyor. Bu tamamen ailelerin alacağı tedbirler meyanında, ailelere düşen bir görev. Biz İçişleri Bakanlığı olarak bütün çocukların başına veya bütün ailelere birer polis görevlendiremeyiz. Bizim alacağımız fiziki tedbirler bunlardan ibaret. Eğer topyekûn olarak görev yaparsak, hepimiz üzerimize düşeni yaparsak okullarımız daha güvenli hâle gelecek ve bu tür hadiseler de yaşanmamış olacak.” ifadelerini kullandı.
“243 KİŞİ TUTUKLANDI”
14 Nisan’da Kahramanmaraş’ta gerçekleşen okul saldırısının ardından yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi veren Bakan Çiftçi, “14 Nisan’da malumunuz Maraş’ta bir okul saldırısı gerçekleşmişti. O saldırıdan sonra da biz siber devriyelerimiz vasıtasıyla, istihbarat görevlilerimiz vasıtasıyla 2 bin 419 kişiyi gözaltına aldık. Benzer düşüncede olan, benzer eylem yapabileceğini bir şekilde ihsas eden çocuklarla ilgili gözaltı yaptık ve bunlardan 243 tanesi şu anda tutuklanmış durumda” dedi.
“TOPLUMUN HER KESİMİNE DÜŞEN GÖREVLER VAR”
Okul güvenliği konusunda toplumun bütün kesimlerinin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi gerektiğini vurgulayan Bakan Çiftçi, “Yani polis görevini yapıyor, istihbarat görevini yapıyor, siber devriyelerimiz aynen sokaklarda olduğu gibi siber âlemde de görevini yapıyor. Dediğim gibi toplumun her kesimine düşen görevler var. Bunlar herkes tarafından yerine getirildiğinde, bu tedbirler alındığında inşallah bundan sonra bu tür üzücü hadiseler yaşamayacağımızı ben ifade ediyorum” şeklinde konuştu.
ANKARA – BHA
İletişim Başkanı Burhanettin Duran, x hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu kapsamında New York’taki temaslarının ilk gününe ilişkin bilgi verdi.
İletişim Başkanı Duran, paylaşımda şu ifadelere yer verdi:
“Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu kapsamında bulunduğu New York’taki temaslarının ilk gününde yoğun bir diplomasi trafiği yürüttü.
Türkevi’nde devlet ve hükûmet başkanlarıyla gerçekleştirilen görüşme ve kabullerde ikili ilişkiler ile bölgesel ve küresel gelişmeler ele alındı. Türkiye’nin barış, istikrar ve diyalog temelindeki yaklaşımı muhataplarla paylaşıldı. Günün son programında Sayın Cumhurbaşkanımız, “100 Yıllık Dostluk: Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri” etkinliğinde katılımcılara hitap etti.
Türkiye-ABD ilişkilerinin ikinci yüzyılına girerken iş birliğinin yeni alanlarda geliştirilmesine yönelik yaklaşımını ortaya koydu. Türkiye, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde; çok yönlü diplomasi anlayışıyla, uluslararası meselelerde diyaloğu önceleyen, küresel barışa katkı sunmayı esas alan çizgisini kararlılıkla sürdürüyor.”
Yaşar TONBAK – BHA
Toprak Mahsulleri Ofisinin (TMO) arpa satışları devam ediyor. Beypazarı Ziraat Odası Başkanı Mustafa Ateş, 17 Eylül’de başlayan satışların hayvancılık işletmeleri ve yem sektörüne yönelik sürdüğünü belirtti.
Arpa satışlarının amacına ilişkin bilgi veren Ateş, şu ifadeleri kullandı:
“Büyükbaş ve küçükbaş besiciler ile yem fabrikalarına yönelik satışlar sürüyor. Amaç burada, yurt içi yem hammaddesi arzını artırmak, sektörlerin alternatif yem hammaddelerine erişimini kolaylaştırmak ve piyasa istikrarına katkı sağlamaktır.”
Ateş, arpa satışlarına ilişkin ayrıntılı bilgi almak isteyenlerin TMO birimlerine başvurabileceğini kaydetti.